AĞI

Görele
ilçe sınırları içerisinde bulunan Sis Dağı, Doğu Karadeniz sıradağları'nın
uzantılarından biridir; yüksekliği 2182 metredir. Sahile 40 km. uzaklıkta olan
Sis Dağına 1.5-2 saatte ulaşılmaktadır. Sis Dağı üzerinde yirmiyi aşkın oba
vardır. Obalar çevrede bulunan köy ve kasabaların adları ile anılır. Obalardan
bazıları şunlardır: Eynesil, Şarli, Gülefyurdu, Ağalar Tamı, Ağılık Düzü, Yatak
Yeri, Bakır Alanı, Erkek Su, Han Yanı, Ambarlı ve Örümcek Obaları olarak
sayabiliriz. Deniz seviyesinden en çabuk ulaşılan ve en yüksek yer olması Sis
Dağının önemini artırmaktadır. Sis Dağına ulaşım için daha çok iki güzergah
kullanılır. Eynesil Ören Beldesi yolu, Şalpazarı, Geyikli ve
Ağasar derelerini
takip eden yol. Bunları dışında yakın çevre köylerde kendi belirledikleri patika
yollardan ulaşırlar.Her yıl çevre yerleşim yerlerinin katılımı ile Temmuz
aylarında Sis Dağı şenlikleri yapılır.Sis Dağı "C statüsünde Milli Park" olarak
korunmaya alınmıştır.
"Öyle bir tutku ki asırlardır süren özlemin, yaşam biçiminin, doğa
aşkını günümüze yansıyan bölümüdür. Yayla kültürü, doğa ile iç içe yaşamak
binlerce yıllık göçebe geleneğinden kaynaklanmaktadır. Anadolu'ya taşınan bu
anlayış günümüzde farklı uygulamalarla devam etmektedir. Eskilerin yol
hikayelerinden başlamak istiyorum. Kış mevsiminde karla kaplı olmayan sahil
şeridinde otlayan hayvanlar yaz aylarında geniş otlakların bulunduğu yaylalara
çıkarıldı. Okulların kapanması ile sahildeki boğucu nemli havadan kaçan insanlar
yaylaya göç etmişlerdir. Mısır tohumlarını tarlaya ekilmesinden sonra başlayan
hazırlıklar yolda ve yaylada gerekli olan ihtiyaçların at, katır gibi hayvanlara
yüklenmesiyle yola çıkılır. Eskiden yapılan yayla göçleri bir yaşam biçiminin,
tutkunun folklorik izleridir. İhtiyaçların doldurulduğu sepet (şelek)ler
sırtlarda, süslü boncuklarla, püsküllü boğazlarına ziller (çan, kelek) bağlanan
hayvanlar neşe içerisinde türkülerle devam eden yolculuk." Bugünkü yol hikayemiz Görele,
Eynesil sahil yolundan Beşikdüzü"ne girmeden, Ağasar deresinin denize döküldüğü
yerden Şalpazarı yönüne motorlu araçlarla başlamaktadır. Yolculuğumuzun ilk
gözlemi yolun her iki tarafında Kızılağaçlar ve fındık dalları, suyunu başta Sis
Dağı olmak üzere yüksek dağlardan alan Ağasar deresinin coşkun sesi ile
karşılaşır. O kadar serttir ki bol yağmurlu günlerde yatağına geniş yarıklar
açar, kenarından ulaşımı zorlaştırır.
17 km.'lik asfalt yoldan Şalpazarı'na ulaşıldığına sadece
gökyüzünde penceresi olan, dağlarla çevrili, yüksek vadinin dibinde küçük bir
ilçe ile karşılaşılır. Bu ilçemizin eski dönemlerde pazar yerlerinden birisi
olduğu, isminin de buradan geldiği anlatılır.
Şalpazarı'ndan itibaren stabilize toprak yoldan devam ediyoruz.
Kısa bir süre sonra doğal maden suyu çıktığı Acısu'ya ulaşıldığında ızgara et
kokusu etrafa yayılır. Kaynak suyunun aktığı yerin etrafı piknik alanına
dönüştürülmüş. Burada da ülkemizde doğal güzelliklerimizi günlük çıkarlarımıza
nasıl harcadığımızın çarpıcı bir örneğini görmekteyiz. Doğal sodalı su borulara
alınmış, kaynağı dağıtılmış, doğal ortamı bozulmuş. Ne uğruna; sadece ve sadece
para kazanmak. Değer mi? Suyun eski halini hatırladığımda, içim burkuluyor.
Tahta bir köprüden ulaşıyorduk gür gür akan Acısuya, etrafında ne ev vardı, ne
de beton iş yeri.
Bu duygularla yolumuza devam ediyoruz. Geyikliğe doğru yükselti
arttıkça, doğanın güzelliği, bitki kokusu etrafı sarıyor. Çam, gürgen, kestane
ağaçları görülünce; insanı, Sis Dağı'na yaklaşma sevinci alır. Çevre dikkatli
gözlerle incelendiğinde çirkinlikle, ihtişam, bilgisizlikle, vurdumduymazlık,
bencillikle, doğanın direnci olanca çıplaklığıyla ortaya çıkar. Bir tarafta epey
uzakta kalmış masmavi Karadeniz, her mevsim farklı tonlarla bürünen ağaçlar ve
bitkiler; mis gibi doğa kokusu insanı canlandırır. Diğer tarafta ise tarla açmak
amacıyla kesilen ağaçlar, sürülmüş toprak, taş çıkarmak, yol açmak için
dinamitlenen doğa. Biliçten, bilimden, hukuktan ayrı uygulamalar. Gelişigüzel
betonlaştırılan, yok edilen hazinemiz. Ne yazık ki doğa öcünü heyelanlarla sel
baskınları ile alıyor. Düşünüyorum da çıkış yolunu eğitimde görüyorum. Yeni
nesil ince ruhlu, sanattan, edebiyattan, bilimden hoşlanmadıkça çözüm bulmamız
çok zorlaşacaktır.
Sis Dağına varmadan son durağımız çam ormanı ile kaplı Paldırlı Su.
Çam ormanı içinde buz gibi su. Arkamızda enfes doğası ile Geyikli, güneye ve
doğuya baktığımızda Zigana, Kadırga yaylaları, etrafı çam kokusu, çoban ve çalı
çilekleri, hayvan sesleri, yeşilin bütün tonları öyle bir iştah açar ki; hangi
insanı dinlendirmez ki. Yaşamak gerekir Sis Dağı'nı, hem de doyasıya. Çam
ormanından çıkıp Ağasar obasına girince sözlüklerle anlatılmayacak doğa insanı
kucaklayıp bırakmak istemiyor, doya doya sarılmak istiyorum.
Ağasar halkı
korumaya çalışmış, tahrip etmemiş güzelliklerini. Hemen tepesinde sanki obaya
düşecekmiş gibi duruyor. Kalpak Kaya, tahta beton karışık evleri, her mevsim,
değişik renkte açan çiçekleri, çam ağaçlarıyla insanın içini ısıtıyor.
Buradan iki yol ayrılıyor, biri Şalpazarı tarafında yörenin ortak
pazar yerine, diğeride Sis Dağı'nın en büyük yerleşim yeri Eynesil obasına. Biz
Eynesil obasına doğru yola çıkıyoruz. İlk görülen manzara büyülüyor, tam karşıda
Sis Dağı'nın zirvesi bütün ihtişamıyla Kayasis, etrafı avu bitkisi ile kaplı
geniş bir alana yayılan yerleşim yeri. Obasının ortasında küçük berrak bir dere
geçiyor. Dere bir çağlayana dönüşmeden önce Sandık gölü oluyor. Çevremiz
yemyeşil bir örtü ile kaplı. Kışın beyaz örtü, ilkbaharda yeşil. sonbaharda ise
altın ile kırmızısıyı andıran Çoban çileği. Obanın merkezinde tarihi değeri olan
Osman Dayı'nın kahvesinde soluklanıyoruz. Kahve karataş, kerpiç karışımı üzeri
teneke kaplı içine girildiğinde eski yayla kültürünün sadeliği bütün özellikleri
ile ayakta. Ortada tahtadan direk, tahta oturaklar(aynı zamanda yatak olarak
kullanılan tahta kanepe) yayla suyuyla çay demleyen eski ocak, duvarda kumaştan
yapılan sedirler. Geçmişe özlemi tamamlayan bu görüntüyü bazen sadece
televizyonda görüyoruz.
Sıra obanın geçilmesine geldiğinde Hasan Ağa Suyu ve Gelin Kaya
yöresine yürüyüşe geçildi. Eski gücünü kaybeden Hasan Ağa Suyu tahripten kısmen
korunabilmiş. Ormanlık alana girip, doğa ile kucak kucağa, rüyada gibi devam
ediyoruz. Buradan eski halk inanışlarında yer alan Gelin Kaya'ya geliyoruz.
Efsaneye göre kaynanasının bedduasını almış gelin, elinde tepsi (sini) ile
taşlaşmış. Kayaya uzaktan baktığımızda uçurumun kenarı da mitolojik öykülere
konu olan şekliyle karşımızda duruyordu. Kaya sisi yakından gören Top tepe'ye
(futbol oynanan, düzlük) geldiğimizde karşıda ilk bakışta ürküntü veren etrafı
yeşil, bize bakan sürü metrelerce uçurum olan Kaya Sis başımızda. Bulunduğumuz
yeri daha iyi anlatmak için bir örnek yeterlidir sanırım. Yazın güzel bir havada
çıplak gözle buradan Giresun, Tirebolu bazı yerleşim yerleri ile sahil
görülebilmektedir. Kaya Sis'in altına baktığımızda metrelerce aşağıda
Görele'nin
Çanakçı'nın
yüksek köylerini görebiliyorum.
Bütün bu güzelliklerin yanında çirkin bir yağmadan bahsetmeden
geçemeyeceğim. Milli Park olması gereken Sis Dağı sürekli dikenli tellerle
toprak elde etmelere, hiçbir kurala kanuna uymayan estetikten yoksun
betonlaşmaya sahne olmaktadır. İnsanımızın bencil duygularına kurban edilmeye
çalışılan doğa inatla direniyor. Bu bayalığa karşı çıkmadıkça turizm
faaliyetleri ile değerlendirebileceğimiz güzelim yaylalarımız yok olabilir.
Sadece günü kurtarma, kazanç hırsı, geleceğimizi bitirebilir.
Sis Dağı yolculuğumuz, akşam saatleri yaklaştıkça konaklama
hazırlıklarına dönüştü. Akşam üstü serinlik etrafımızı sarınca, kışlık kazaklar
ortaya çıkarıılır. Zaten Kaya Sisten ve Hayanından çıkan sisler bize evlerimize
kapanmamızı işaret ediyor. Yirmi-otuz yıl öncesine kadar etrafı çam ağaçları ile
kaplı Çayır obası, dünyamızdaki genel kirlilikten payını almaya başlamıştır. O
güzelim çam ağaçları yerini mimari özelliği olmayan, doğa ile uyumsuz, çirkin
beton gündüz kondulara terk etmeye başlamıştır. Ağaçların dışında orman gülü de
denilen, dağların vazgeçilmez örtüsü "Ağu" bitkisi, hatta "Çalı çiçekler" dahi
tahrip edilmiştir.
Bu gerçekler sadece Sisdağı'na has değil, ülkemizdeki çevre
duyarsızlığına bir örnektir. Ancak! Bu olumsuzluklar dağımızın güzelliklerini
yok edememiş, gölgelememiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki; çoğu yeri 6-7 ay
karla kaplı olduğu için sürekli yerleşime açık değildir. Doğanın azizliği
Sisdağı'nın nefes almasını sağlıyor. Ne kadar acı değil mi? İnsanoğlunun elinin
değmediği yerler daha iyi korunuyor.
Bir kaç tatsız cümleden sonra Çayır obasını (OBA DÜZÜ) tanıtmaya devam
edelim. Adı bol çayırlı otlaklarla kaplı olmasından gelir. Eskiler ortasından
dere geçen çanak şeklindeki oba da bir metre yüksekliğinde otların varlığından
söz ederler. İlkbaharda her tarafı rengarenk çiçeklerle bezelidir. Sisdağı'nın
bu en büyük yerleşim yeri ve çevresi buz gibi sularla kaplıdır. Hemen merkezde
Osman Dayı'nın kahvesinin arkasında bulunan çeşme yaz mevsiminin en sıcak
günlerinde bile dudak çatlatır. Yine "Gümbürük" adını suyun akışının verdiği
sesten alan kaynak suyu adeta yerin derinliklerinden fışkırır.
Görele'nin
yüksek köylerine bakan "Çaykara", "Bakacak", kaynak suları ve nefis manzaraları
ile pikniğe gidenler için bulunmaz dinlenme yerleridir. Hasan Ağa Suyu ise
çevresinin genişliği, obanın her tarafını görmesi bakımından önemlidir. Yörede
ağaç oyma tarzında yapılan çeşme olukları çok ünlüdür.
Yaylamızın bol sulu, otlu yapısı ikliminden kaynaklanır. Kış
mevsiminde uzun süre karla kaplıdır. Bol yağış alır. Genelde her yıl yer yer 4-5
metreye varan kar kütlesi su kaynaklarını besler. Diğer yaylalarda yerleşim
yerlerinde, mesire alanlarında gördüğümüz su kuyruklarını, ısınmış sudan
içebilmek için çekilen çileyi gördüğümüzde yörenin değeri daha da artar.
Çayır obasından Eynesil-Görele
yönüne doğru gidildiğinde daha yüksekçe bir yerde olan "Evliya Kıranı (Düzlüğü)"
denilen yere ulaşılır. Adı geçen tepe kavşak noktasıdır. Buradan Bakır Alanı,
Ağalar Tamına veya ters yönde Şalpazarı topraklarında bulunan yörenin en önemli
pazar yerine "Ali Meydanı Düzlüğü"ne ulaşılır. Ot göçü (otçu göçü) törenlerinin
de yapıldığı pazar yerine doğru giderken yolun bozukluğu (güneşli havalarda
tozlu, yağmurlu havalarda çamurlu) hep dikkatimi çeker. Buralardan her geçişimde
ortaokul yıllarında İsviçre'deki dağ yollarını anlatan Türkçe dersindeki "okuma
parçası" aklıma gelir 20 yıl önce okuduğum yazı, dağ yollarının bakımından,
çevre temizlığinden, bitki örtüsünün uyumundan, ormanların düzlenmesinden
bahsediyordu. Aradan geçen bunca yıldan sonra bile bu anlatılanlar bizim doğal
güzelliklerimiz için hala hayallerimizi süslüyor.
Pazar yerine (Ali Meydanı) ulaşıldığında geniş bir alan, çim arazi
karşılar sizi. 2000 metrede alış veriş, şenlik, eğlence, piknik keyfi yaşamak.
Hangi duygu insanı buraya çeker. Bazıları gelenekleri yaşatmak; atasının,
dedesinin alışkanlığı ile geliyor. Bir kısmı sahilin nemli ikliminden kaçmak
istiyor. Doğa ile iç içe yaşamak isteyen, stres atmak isteyen. Ne dersek
diyelim, Karadeniz insanı bir başka keyif alıyor buradan.
Sisdağı'nın geleneksel pazar yerinin merkezinde kaynak suları var.
Alışveriş yerine doğru yaklaşıldığında yaylacılık yapan veya günübirlik gezi
amaçlı gelenlerin et ve sebze ihtiyacını karşılayan satış yerleri, satıcıların
bağırışları, genel görüntüyü oluşturur. Üzeri teneke kaplı karataştan yapılmış
lokanta, bakkal ve manav geçmişin bütün özelliklerini yansıtmakta. Lokantaya
eski tahta kapısını gıcırtadarak girilir. İçinde ilk göze çarpan ortada ağaçtan
eski direk, gaz lambası, tahtadan özenmeden yapılmış masalar ve ağaç oturaklar,
zemin tamamen toprak. İnsanın özlediği de bu görüntüler oluyor. Gezmeye
gelenlere aslı gerekir. Burada modern olan çok cazip değildir. Her Cumartesi
rengarek giysili, sırtlarında çantası (Çenti), belinde peştemalı olan yöre
kadınları ile sahilden gelen modern giysili kadınlar ilginç görüntüler
oluşturur.
Pazar yerinin (Ali Meydanı Düzlüğü) çevre yöreleri de içine alan binlerce
süren bir özlemi, yaşama biçimi, geleneği yansıtmış olmasıdır. Türklerin Orta
Asya'dan yaylalarımıza taşıdıkları ot göçü (otçu) şenlikleridir. Bu şenlik kökü
geçmişe dayanan bir tutkudur Karadeniz insanı için. Öyle ki ülkemizin değişik
yörelerinden hatta yurt dışından dahi katılım olmaktadır.
Pazar yerini Ağasar Obası'na, Kalpak Kayaya doğru bakan yönünde
eskilerin "Çamış Düzü" dedikleri, geniş bir alan vardır. Burada çok eski
dönemlerde Türklerin hayvanlar arasında yarışmalar düzenledikleri anlatılır.
Dağımızın başka güzelliklerine doğru hareket etmek vakti geldiğinde
her Cumartesi veya şenlikler sonunda yaşanan bir duyarsızlıktan bahsetmeden
geçmenin doğru olmadığına inanıyorum. Hayvan ve yiyecek artıkları, plastik
çöpler meydanı kaplıyor. Son model arabaları, değişik ekonomik katmanlardan
gelen insanları, kültürel farklılıkları olan yöre sakinlerinin ortak özelliği
çevreye karşı bencillik. Daha da acısı ülkemizde her çeşidine rastladığımız
eğitim kurumlarının fertlerimizi yeterince geliştirememesidir.
Geleneksel pazar yerini aynı yoldan geri dönüyoruz. Yönümüzü Bakır
Alanı Kaya Sis'e çeviriyoruz. Bir tepeden başka bir tepeye doğru yol alırken
dağın her tarafını izlemek mümkün. Şalpazarı kesimine bakan Deli Halil Tepesi
bütün heybetiyle sanki etrafını izliyor. Eteklerinde koyun ve keçiler otluyor.
Yine yüksekten bakıldığında yeşil bir tepsiye benzeyen Çayır Obası aşağıda adeta
uyuyor. Buradan açık havada net görünen Karadeniz, dağı kucaklar gibi. Bakır
alanına yaklaştıkça bir tarafı uçurum Kaya Sis bize bakıyor.
Bakır Alanı; İlk bakışta irili ufaklı kayalar, kısa otlar, çalılık
bitki örtüsü ile kaplı düz sayılabilecek bir arazi göze çarpar. Adının nereden
geldiği konusundaki farklılıklar bizi ilginç kültürel özelliklere götürüyor.
Bizans döneminde burada bakır çıkarıldığı, yöredeki bazı taşların (bazı köylüler
bu taşların birinin üzerinde Hz. Ali'nin ayak izi olduğunu söylerler) maden yeri
işaretleri olduğu anlatılır. Ancak yarı göçebe hayvancılıkla uğraşan Türkler
buraya "yatak yeri" demişlerdir. Yatak yeri uzun yayla yolculuklarında
hayvanların ve insanların dinlendikleri düzlüklerdir.
|